Türk Organize Perakende Sektöründe 10 Ölümcül Hata!

Fırtına öncesi sessizlik mi yaşadığımız, yoksa atlatılan güçlü bir fırtınanın yorgunluğu mu? Türk organize perakende sektörü 2000’li yılların getirdiği istikrarlı ekonomik büyüme ortamında tam bir atağa geçmişti. Sektör, 10 yıl içinde soluk soluğa yüzlerce alışveriş merkezi ve binlerce mağaza açtı. Yüzbinlerce kişi bu yeni sosyal mabetlerde çalışmaya başladı. Her gün milyonlarca insan doluşuyordu zamanın yeni sosyal normallerine. Bu dönemin sürükleyici hikayesi şüphesiz ki başka bir yazımızın konusu olacak, ancak bu kadar fırtınalı geçen bir yolculuktan sonra çok yorulmuş bir şekilde adında COVID 19 barındıran bir limana hep birlikte ulaştık. Gemi yorgun, liman yorgun, tayfa yorgun, üstelik yolcular da yorgun. Müşteriler, hatta çalışanlar AVM’ye gelmek istemiyor. Basın hedef tahtasına koyuyor, sosyal medya linç ediyor, bir kısım perakendeci ise gemiden ilk atlayan olmak istiyor. Peki, ne oldu, biz nerede hata yapmıştık?

Sektörümüzün ölümcül hatalarını değerlendirirken dışlayıcı değil kapsayıcı bir bakış açısı benimsemenin doğru olacağını düşündüm.  Hatta, çuvaldızı kendimize batırarak başlamak gerek! Sıkı durun! Yüzümüze çarpacaklar perakende lansmanlarının lüks otel salonlarındaki renkli sunum slaytları değil, gerçeklerimiz, bizim kendimize itiraftan etmekten dahi korktuğumuz gerçeklerimiz…

  1. AVM Yönetimleri azımsanmayacak örnekte yönetici olarak sahanın gerçeklerinden uzak ve üstten bakan profilde kişileri istihdam ettiler. Bu genellemeye istisnalar yaratan bolca örnek olduğunu da belirtmekle birlikte, sektörün çok hızlı büyümesi de kalifiye yönetim ekipleri oluşturma anlamında AVM yönetimlerini çaresiz kıldı. AVM Pazarlama kadrolarının kendi müşteri pazar gerçeklerinden ziyade bazen sadece trendleri takip etme adına, bazen arkadaşına iş paslama veya rakibin yaptığını yapma, çoğu zaman gerçekten kopuk ve nihayetinde ne yazık ki sadece yatırımcı sunumlarında yer alsın diye faaliyetlere imza atmaları affedilir hatalar değildi. Bu menzile varmayan kurşunlar sadece gürültü ve maliyet yarattı iletişimde. Verimlilik değil yönetici konforu arayan operasyonel maliyetlerden söz bile etmeyelim…
  2. Kiralama departmanları ‘vur-kaçı’ çok ama çok sevdi. Perakendenin jargonundan daha ziyade gayrimenkul jargonuyla konuşan kadrolar, perakende markaları ile aynı dili konuşamadı. A3 kağıtlara kurşun kalemlerle işlenen marka mixleri, o markaların gerçeklerine bakılmadan lüks ofislerde hazırlandı ve mağazalara dikte edildi! ‘Bir sonraki toplantı için bekleyen rakibe’ kiralarım tehdidi masanın köşesinde bırakıldı hep. ‘Beğenmiyorsan meşgul etme beni ‘diyen mahalle esnafından ne farkımız vardı, müzakere yerine sözleşme hemen imzalanmalı derken? Ayrıca uzun vadeli işbirliğindeki körlük, kirala ve AVM’yi kendi haline bırak stratejileri verimsiz mağazalarla dolu AVM’lere ve amortisman süresini doldurmadan kapanan binlerce mağazaya yol açtı. Bunun sektöre maliyetini hesaplamaya cesaret edecek kimse var mı sektörümüzde?
  3. AVM Yatırımcısı’ bizim malımız değerli’ dedikçe uzun vadede alamayacağımız kiraları yazdık bütçelerimize. Asset Manager’larımız kızmasın ama o bütçelerden gelen sözleşmeler şu anda sadece kağıt parçası! kreditör bankalar inanmaya devam etse de! Ticaretin kendine has gerçekleri haykırdı, hukuksal ağdalı küçük puntolu cümlelerin yerine; kazanmıyorsam, kazanamazsın.  Algı gerçeğin önüne geçsin diye çok ama çok çalıştık. Özellikle Anadolu Avm Yatırımcılarımızdaki ‘bizim AVM’de mutlaka Lacoste olsun, Zara olsun’ ısrarcılığı, gerçeklerle değil algılarla iş yapmayı çok sevdiğimizin sadece başka bir kanıtıydı zaten. Gerçekleri yönetmeyi unutup, algıyı yönetmeye odaklandık çoğu zaman. Ta ki gemi kaza yapıp önümüze geldiğinde gördük kaçamayacağımız, yönetmemiz gereken gerçekler olduğunu.
  4. Perakende markaların hızlı alışveriş merkezi açılışlarına reaksiyonları ‘daha fazla, daha fazla, biraz daha fazla’ oldu. 200 mağazayla açılacak AVM’ye 1.000 adetlik kiralama teklifleriyle adeta koşarak geldiler; araya Milletvekili, Vali, Belediye Başkanı bazen Bakan koydular. Bu şekilde açılan yüzlerce mağaza oldu Türk Organize Perakende Sektöründe. İşi ehline ve hak edene vermek yerine, liyakat yerine, siyasi çıkar ilişkilerinin ticarete sert ve açıkçası küstahça müdahalesini gördük. Üstelik parti bağımsız oldu bu baskılar. Kira şartları okunmadı, fizibilite çalışmaları bu literatürde söz konusu bile değildi. Sonuç yine hüsran, yine boşa atılan kurşunlar oldu…
  5. Aynı caddede 1.000 metre içinde 4 AVM açtık. Beşincisi için çaba harcıyoruz! Aslında ofiste çalışmanın bu kadar sorgulandığı dönemde hımm Büyükdere o kadar büyük olmayabilir miydi? Yamyam etkisini bilmemize rağmen biz Nasrettin Hoca’ya inanmayı tercih ettik. ‘ya tutarsa’ya oynamak hem kiralayana hem de kiracıya çok cazip gelmişti anlaşılan.
  6. ‘Ahmet Abi, burada kiraladıysa doğrudur’ kolaycılığı, yeterli verinin olmadığı ortamlarda verimsiz mağaza açılışlarına köprü oldu, yol oldu, su oldu…. İlgili AVM hinterlandındaki müşteriyi tanıyabileceğimiz araçlar ve bir takım dijital yazılımlar çok geç girdi kullanımlara. Zaten bunları kullanmaya pek sıcak bakmadı perakendeci, ‘Ahmet Abi’yi yazılıma üstün gördük. Kurumsal kültüre değil daha çok patron zekasına güvendik. Organize perakendede ‘patron’ kültünden sıyrılmış kaç organize markamız var?
  7. Hız felaket getirdi, ama hiç birinden ders almadık. Bugün halen aynı hatayı yapmak için can atan perakendecimiz var. Türk organize perakende sektöründe hızlı büyüyen hiçbir ama hiçbir marka başarılı olamadı. Ne yazık ki bu senaryo tekrar tekrar sergilenmeye devam ediyor. Basit bir formül vardı; yeni mağaza açma hızı şirketin yönetim ekibinin oluşma hızının hep üstünde kaldı bu firmalarda. Perakendeci, mağazasında işler o hafta sonu iyi gidince kiralama konusunda karasız kaldığı AVM’de mağaza açmaya aniden! motive oldu. Sadece iki günde gaza gelebilen perakende markalarımız oldu. Yine kısa vadeli bakış açılarının aldırdığı yanlış kararlara örnekti aslında yaşadıklarımız.
  8. İlk bu işi kim başlattı hatırlamıyoruz, ama daha çok ürün satayım vizyonundan gelen miyopluk sektördeki toplam karlılıkları adeta dinamitledi. İndirim ve kampanya bağımlılığı adeta fetişizme dönüştü… Henüz sezondayken ürüne yapılan indirimler, müşteride ‘bekle al’ şartlandırması yarattı. Evet, belki inanılmaz gelecek size ama müşteriyi sektörümüze zarar vermesi için eğittik! Akıl alır gibi değil. Her makul müşteri, nasıl olsa kısa sürede indirime girecekler stratejisiyle perakendeci için karlılık dönemlerinde, sezonda, ürün satın almamaya başladı. Müşteri ürün almayınca perakendeci indirimi daha da öne çekti ve içinden çıkılamaz ölümcül bir kısır döngüyü kendi ellerimizle yarattık.
  9. İçi boş motivasyon cümleleriyle motive etmeye çalıştığımız çalışanlar bu mesleği hep geçici, kendisine eş bulana kadar takılabileceği, askerliğe kadar barınabileceği bir sosyalleşme aracı olarak gördüler. Mağaza çalışanları hiçbir zaman hak ettiği değeri de göremedi. Dünyada yılın 365 günü 10:00 – 22:00 çalışan başka bir perakende sektörü yok! Tüketen çalışma saatleri, asgari ücretler, genç işsizliği engelledi ama sektörümüzün kaliteli iş gücü ihtiyacını karşılayamadı. Eğitim ve motivasyon toplantıları verimliliğe değil, kaçınılmaz sonu sadece ötelemeye yaradı.
  10. Hep ‘aynı gemideyiz’ dedik ama hiçbir zaman aynı gemideymiş gibi davranmadık. İçinden geçtiğimiz salgın sürecinde kendini dışa vuran bölünmüşlük de bunun en büyük kanıtı oldu. Milenyum çocukları dahi ‘AVM sahibi ile kiracı kavga ediyor’ diyor. Sorunlarımızı çözmemiz gereken zamanlarda halının altına itmiştik. Kriz çıktığında ise aslında direkt o krizle ilgili olmayan, yılların birikimi sorunları çözmek için de krizi kullanmaya kalktık. Yıllardır çözülemeyen genel gider konusunu bu fırsatta çözebilir miyiz dedik.

Şimdi gemi tayfası da, yolcusu da yorgun. Acaba bugünlerde sadece ciro kirayı tartışmak yerine daha derinlere inmeye, özeleştiri yapmaya, dersler çıkartmaya; sürdürülebilirliği, verimliliği, kurumsallığı, yaratıcılığı, değişen yeni şartlara hızlı reaksiyon göstermeyi, algı operasyonları yerine gerçeği, -miş gibi yapmak yerine iş yapmayı, hızla gelen ‘yeniyi’ tartışmaya başlasak mı? En güçlü ve en büyüğün artık en başarılı olamayabileceğini kabul ederek başlasak mı işe? Kiracısını kucaklamayan AVM’nin yok olacağı aşikarken, kendi büyüme nedenleri olmasına rağmen AVM’ler kahrolsun diye bağıran perakendecinin nereye koştuğunu da bir anlasak mı? Güncel sosyal mesafeler aramıza geri dönülemez ticari mesafeler getirmeden bu işi bir çözsek mi?

Yazar Notu: Türk Perakendesinin En Büyük 10 Başarısını yazmak için can atıyorum! Başarılı yöneticilerimizi, dünya çapında operasyonlar gerçekleştiren perakende gururlarımızı, her seferinde isabetli yaklaşımlarıyla babacan AVM sahiplerinin sektöre katkılarını ve en fazla da fedakar mağaza çalışanlarımızı yazacağım….Söz!

Farklı Bir CV:)

İş hayatım boyunca birçok kez CV hazırladım. Onlarca ‘nasıl CV yazılır’ makalesi okudum. Bu kalıpların dışında bir CV oluşturacağım ise hiç aklıma gelmemişti. Klasik iş başvurularınızda buradaki formatı kullanmamanız dileğiyle 🙂

Karasal ikliminin en başat günlerinden birinde, Kasım ayında, halen ismini duyduğumda sokak kokularını, kendi meyvesinin ağırlığını taşıyamayan ağaçlarla uçsuz bucaksız kayısı bahçelerini, geniş ailelerini, kocaman sofralarını, harika yemeklerini, bayramlarda bitmeyen akraba ve komşu ziyaretlerini, ilkokul öğretmenimi, çocukluk arkadaşlarımı, Anadolu’nun ne demek olduğunu hatırladığım eşsiz kent Malatya’da dünyaya gelmişim… Kasım ayının onuncu gününde, akşam saat dokuzu beş geçe doğunca, ailemin adımı ‘Kemal’ koyalım düşüncesine, doktor bey ‘bu anı onun için unutulmaz yapalım, adını Mustafa Kemal koyalım’ diyor ve Mustafa Kemal Baştürk ismiyle hayattan ilk nefesi alıyorum…

Çocukluğuma dair en belirgin hatırladığım şey pilot olmaktı aslında. Bir havacılık hayali süslüyordu kariyer planlarımı. Sadece büyük babamın bir vasiyeti miydi beni böyle bir rüyaya çeken bilmiyorum ama hayallerimde halen göklerde süzülen bir uçağı yönetmek var. Yapacağım bunu!

İlk ve ortaokulu bitirince İstanbul’a ilk geldiğimde gözümdeki sahne; Cennet Mahallesinden inerken Küçükçekmece Gölü ve Marmara Denizinin birleştiği manzaraydı. İnanılmaz bir görüntü olarak kafama nakşetti ve ne zaman oradan geçsem, o ana tekrar savruluyorum, İstanbul’un başka bir dünya olduğunu, ne kadar farklı olduğunu, renkli, kucaklayıcı, karmaşık, duygulu ve hissiz, buluşturan ve ayıran, zengin ve yoksul, eski ve yeni, hem Asya hem Avrupa olduğunu o an anlamıştım aslında. Ve bazen bir mazoşizme kayan bir İstanbul sevgisi çoktan başlamıştı içimde…

Üniversiteye geldiğimde mezun olunca ne yapacağımı bilmediğim bir bölümü kazandım ve yeni bir pencere açıldı hayatıma. Marmara Üniversitesi Uluslararası İlişkiler ve Siyaset Bilimi, heybetli ismiyle gayet ciddi bir duruş sergiliyordu, ama inanın ilk girdiğimde ne yapacağımı bilmiyordum bu bölümden mezun olunca. Ama hayat benim için bir plan yapmıştı. İlk dersimizde sosyoloji hocamızın ‘bir meslek edinmek için buraya geldiyseniz bu okulu hemen bırakın’ telkini yeni bir boyut taşıdı kariyerime. Evet, üniversite meslek edinmek için gidilmesi gereken bir yer değil, umursuzca dönüp duran dünyayı anlamak için takip edilmesi gereken kocaman bir kaynaktı aslında. ‘Üniverse’ kelimesi de oradan geliyor olmalıydı… Çok sevdim okulumu, tarih, sosyoloji, ekonomi, hukuk, kısacası her şeyden ‘biraz’ tam bana göreydi.

Okulum bitmeden iki ay önce çalışmaya başlayacağım işyeri ile sözleşme imzalamıştım bile. Zira kaybedecek zaman tanımıyordu hayat şartları. Katıldığım ilk işe alım grup mülakatını şu an, an be an hatırlayabiliyorum. Üniversite sonrası o dönemin en fiyakalı işlerinden biriyle başlamıştım iş hayatıma; Management Trainee olarak Pamukbank T.A.Ş. ‘de görev alıyordum. Tam 3 yıl finans sektöründe çalıştıktan sonra meşhur 2001 ekonomik kriziyle adeta kaçtım finans sektöründen.

Askerlik sonrası tam 10 yıl bir hazır giyim firmasında tekstil atölyelerinde ihracat yüklemesi için sabahladığım da oldu, global giyim firmalarının merkezlerinde heyecan dolu ziyaretlerim de . Dokuma, örme, triko her türlü hazır giyim üretim tecrübeleri sonrası perakende ile tanıştım. Hayatımda çok büyük yeri olan o zamanki sevgili patronlarımın yarattığı markayı hem Türkiye’ye taşımak, hem de uluslararası piyasalara tanıtmaktı yeni misyonum. Anadolu’da üç gün içinde altı farklı şehri gezdiğim de oldu, sabah dört saatlik uçuş sonrası 08:00 de Moskova’ya inip, akşam 21:00 uçağıyla geri döndüğümde….. Depoda ürün ayrıştırdığım da oldu, ülkenin en büyük AVM kiralama ve yönetim firmalarıyla masaya oturduğumda…

Bu arada grup firmamızın Bodrum Güllük’te ürettiği çiftlik balıklarının satışı için sabah 05:00’da o zaman Zeytinburnu’ndaki Balık Halini ziyaretimi ve aynı gün koşa koşa Nişantaşı’nda bulunan bayan giyim mağazamızdaki gazetecilerle röportaja gittiğim günü ise hiç unutamıyorum…

Sonra 2013 yılında mağazacılıktan masanın diğer tarafına, AVM yönetimine, geçtim. Ankara’da, İstanbul’da AVM yönetimlerinde bulundum.  Dünyanın AVM yönetim sektöründeki en köklü firmalarından birinde öğrendiklerimi, Türkiye’nin en önde gelen avmlerindeki tecrübelerimle harmanlama imkanım olmuştu. Arada bir Afyonkarahisar tecrübemle Anadolu sıcaklığını ve samimiyetini tekrar tattım. Anadolu’nun tam göbeğindeki bu şehri ben çok sevdim, sağ olsunlar onlar da beni çok sevdi. Sevgiler Afyon…

Sonra bir ara eğlence sektörüne kaydı kariyerim. Türkiye’nin ilk tema parkı Vialand’ın Operasyon Direktörlüğü harika bir deneyimdi. Yüzlerce kişiyi yönetmek, binlerce kişiye kahkahalar attırmak, adrenalinleri tavan yapmak, tansiyon sınırlarını yoklamak eşsiz bir duygu. Bugünlerin en fiyakalı pazarlama terimi ‘deneyim’ kelimesini içselleştirdiğim bir süreç oldu tema park tecrübem. Bugün ise aynı gruba ait İsfanbul Alışveriş Merkezinde Yönetim Direktörü olarak görev almaya çok güçlü bir ekiple devam ediyorum. Ekibime buradan sevgilerimi gönderiyorum…

Arada atladığım bir günlük iş deneyimlerim, efsane şahsi girişimcilik başarısızlıklarım da var. Çokça da hatalarım var açıkçası iş hayatımda. Ama hatalarımı en büyük öğretmenlerim olarak gördüm. Tavsiye ederim.. 

Bu CV’nin farklı bir versiyonu da bu linkte:))

Kötü aslında iyi olabilir mi?

iyi ve kötü

Hayatınıza dönüp baktığınızda o anda size çok büyük kötülük yaptığını düşündüğünüz bir kişinin ya da bir olayın aslında size ne büyük iyilik yaptığını sonradan algıladığınız oldu mu hiç? Yoksa ben miyim sadece bu duyguyu bugünlerde fazlasıyla hisseden.

Hiç, sabah ayaklarınızın sevmeyerek gittiği bir işyerinde yaşanan kötü bir olay, kariyerinizde yeni kapılar açtı mı? O kötü olay sizi ‘bir iyiye’ taşıdı mı? Hakkaniyetsiz kötülükler sizi motive edip, kendinizi gerçekleştireceğiniz bir dönüşümün sebebi oldu mu?

Hayatınızı adeta duvara çarptıran bir kötülük, hayatı sorguladığınız ve o derin anlama yaklaştığınızı hissettiğiniz bir iç yolculuğun güçlü tetikleyicisi oldu mu? ‘Nasıl düşünemedim ben bunları’ dediğiniz derin sorgulamaların, uykusuz gecelerin,  zor soruların azmettiricisi olabilir mi aslında kötülükler… Yaşanan pişmanlıkları kendinize itirafa yönlendiren bir gücü olabilir mi bu kötülüklerin?

‘Her şerde bir hayır vardır’ bir büyük cevap mıdır acaba? Cesaretle karşı koyan zayıf ülkelerin güçlüyü alt ettiği savaşlar, fakirin zenginden üstün olabileceği anlamına gelemez mi? Görünmeyen bir virüsün milyar dolarlık savunma mekanizmalarını, askeri teçhizatları devre dışı bırakması, ‘azın’ bazen ‘çok’ anlamına geldiğinin bir başka kanıtı mıdır? Az konuşmak, çok konuşmaktan daha etkili olabilir mi bazen…

Aşk ve nefret nasıl birbirine bu kadar yakınlaşabilir, çok para çok mutsuzluğun garantisi olabilir mi çoğu zaman? Konfor alanlarımızı bombaladığı için nefret ettiğimiz bugünkü kötü, yarınki iyiliğin nedeni olabilir mi? Korku, cesaretin gücünü algılamamız için bir bahane olabilir mi?

Büyük yıkımlar güçlü yapımlara geçiş midir aynı zamanda? Bir çağı kapatan olay, yeni çağa başlangıç mıdır aslında?…’ eski’, ‘yeni’ için bir sebep, ayrılık birliktelik için fırsat, ölüm yeni başlangıçlar için geçiş olabilir mi? Savaşlar, yeni barış düzenine geçiş; kötü, iyinin tarifi için araç, mutsuzluk, huzurun değeri için olmasın sakın?

Yalnızlık, içimizdeki kalabalığın sesini duymamız için sebep olabilir mi? Yanlış, doğruyu anlamak için en öğretici deneyimin ta kendisi midir? Hayal etmek gerçekleştirmenin provası mıdır? En büyük, en küçüğün motivasyonu, en güçlü en güçsüzün ilhamı olabilir mi? Görünmeyenin görünenden güçlü olması, görünmeyendeki önemi mi haykırır?

Görünene değil, görünmeyene de bakmak lazım, her kötünün barındırdığı iyiye odaklanmak lazım. Yanlışları, yeni doğruların sebepleri yapmak zorundayız, geçmişte kaybolmak yerine geleceğe izler yaratmak lazım; haksızlıkları, adalet için sebep, soruları ise en doğru cevaplar için bahane yapmamız gerek… Belki de bunca soruda saklı cevaplar zaten…

Ne güzel özetlemiş Hz. Mevlana tam 800 yıl önce; Kızma hiç kimseye yaptıklarından dolayı aksine teşekkür et ihanet edenlere, sadakati öğrettikleri için minnet duy yalancılara, doğrunun farkına varmanı sağladıkları için. Mutsuz edenlere dua et, mutluluğu daha derin hissettirdikleri için. Herkesi sev, yaşamına bir anlam kattığı için. Hayat bu yüzden daha güzel, siyahlar beyazı fark ettirdiği için…

Ve son soru; görünen zıtlıklar bir büyük görünmeyen bütünselliğin yansımaları olabilir mi?

Hangi Yöne?

Bir sabah uyandığımızda Mars’tan gelen yüz bin kadar uzaylının Güney Afrika’yı işgal ettiğine şahit olduğumuzda ve dünyayı ele geçirmek istediklerine yönelik bildirilerini BBC’den dinlediğimizde eskisi kadar şaşırmayacağımız kesin! Peki nasıl oldu da sadece birkaç ay öncesine kadar bu tür bir bilim kurguyu ütopik görüyorken şimdi ‘olağan’ karşılamaya başladık? Nasıl oldu da teknolojinin tüm sorunların tek çözümü olarak sunulduğu güven atmosferinde yaşarken, yapamayacağımız, başaramayacağımız iş yok derken, çok küçük bir madde tüm dünyayı birkaç hafta içinde ilkelleştirdi. Tıpkı ilkel zamanlardaki tehlike algısında yaptığımız gibi korkudan mağaralarımıza kapandık

Peki ya iş dünyası? 09:00-18:00 haftalık minimum 45 saat, pazartesi sendromları, free fridayler, happy hourlar, trafik yüzünden geç kalınmış toplantılar, yetişmesi gereken sunumlar, ulaşılması gereken hedefler, performans takipleri, feedbackler, okunmamış bilmem kaç adet e-mail, yöneticinin beklediği ‘o acil içerikli’ raporlar, beklenen tahsilatlar, yapılması gereken ödemeler, kutlanması (veya katlanılması) gereken yapay doğum günü partileri, kırk beş dakika planlanıp iki buçuk saat süren toplantılar, müşteri memnuniyeti için bitmek tükenmek bilmeyen güler yüz maskeleri, stres, kişisel kaprisler ve daha nice modern prangalar……. bir haftada bitti. Tekrar aynı yoğunluğa ne kadar süre sonra gelinir ya da gelinebilir mi kocaman bir soru işareti olarak kafalarımız içinde büyüyor. İçinde süratle yol aldığımız tren çok sert bir duvara çarptı sanki. Ve biz öne doğru savrulmaktayız halen…

Belli ki içi doldurulmamış bir gelişmişlikti yaşadıklarımız. Belli ki kocaman bir yanılsamanın oyuncularıydık sadece. Görünenle aslında ‘olan’ arasındaki farkı görmek için bir fırsat olabilir mi bu yaşadıklarımız?

Hayatım boyunca matematiğin yaşamın tek gerçeği olamayacağını savundum. İki artı ikinin dört etmesi kadar o dördün anlamını da sorgulamamız gerektiğini ısrarla savundum. Maddiyatın maneviyatla beslenmedikçe anlamsızlaşacağını düşündüm. Aklın kalp tarafından desteklenmediğinde sonuçların mutsuzluğun garantisi olduğuna inandım. Hedeflerini gerçekleştirmek uğruna kişileri ve o kişilerin derinliklerini görmeyen, iş hayatının sadece sayılardan ve yüzdelerden oluştuğunu düşünen kişilerden olmamaya yoğun çaba harcadım. Bu yüzden büyük hayal kırıklıklarına uğradığım zamanlar da oldu, ancak zekasal yetkinliğin duygusal yetkinlikle harmanlanmadığında donuk, içi boş ve manasını bulamamış sonuçlara ulaşıldığına çok daha fazla şahit oldum. Demek istediğim odur ki, insanı ve iş hayatı özelinde ‘çalışanı’ içinde yaşadığı duygusal, toplumsal ve psikoljik bağlamdan kopartarak sadece rasyonel içerikte yönetmeye çalışmak, olgulara sadece pozitif bilim ışığıyla yaklaşmak insanlığımızdan uzaklaştırdı bizi. Biz insanlıktan uzaklaştıkça, dünyamıza, çevreye, diğer canlılara, başkalarının haklarına cephelendik, özümüzden, dünyadaki amacımızdan ve mutluluktan uzaklaştık. Kişisel mutluluğu onurlandırmayı, insanlığın en erdemli değerlerini selamlamayı, öze dokunmayı unuttuk. Çalışanı duygularından arınmış bir robot olarak görmenin başarıyı garantileyeceğini düşündük. Yani başarının mutluluğu getireceğini varsaydık, yoksa tam tersi miydi aslında kullanmamız gereken formül? Mutluluk başarıyı getiriyor olabilir miydi? İş dünyasının cevaplanması gereken çok soru olduğuna inanıyorum. Bu sorular cevapsız kaldıkça sorular sorun olarak kalmaya maalesef devam edecek.

Şimdi tarihte yine yeniden bir yol ayrımına geldik. Önümüzdeki yol ikiye ayrılıyor. Birinde geçmişin geleceğe yansıması gibi duran düz bir hat var. Diğerinde ise küçük bir virajla ana yoldan sapma var. Bu tali yollar genelde keşfi daha zor olan ama doğayı daha fazla hissedeceğimiz, yolculuktan daha fazla keyif ve anlamlar bulacağımız alternatifler sunar. Şimdi soru şu; zor ve anlamlı olanı mı seçeceğiz, yoksa tekdüze konfor alanımızda yaşadıklarımızdan ders almadan hızla yeni sonra başka yeni hedeflere doğru yol almaya devam mı edeceğiz?