Azerbaycan Marketing Dünyasına 5 Not

20 Ocak 2022 tarihinde uçağım Bakü’ye indiğinde, bunun yalnızca iş hayatımda yeni bir başlangıç olacağını düşünmüştüm. Oysa tam da geldiğim gün, Azerbaycan tarihinde “20 Yanvar” olarak bilinen olayların anıldığı günle kesişti. Bu durum, aslında bir ülkenin tarihini, kültürünü ve toplumsal hafızasını tanımaya yönelik yolculuğumun sembolik bir başlangıcı oldu.

Köklerimizin aynı coğrafyadan bu kadar beslendiğini görmek ve 45 yılda fark edemediğim bir kültürel zenginliği keşfetmek benim için adeta şok etkisi yaratmıştı. Geriye dönüp baktığımda, geçen 3,5 yıl sadece yeni bir kariyer deneyimi değil; aynı zamanda, bazen uzak kalsalar bile aynı kökten çıkan dalların nasıl benzerlikler taşıdığını fark etme yolculuğu oldu.

İşte bu harika yolculuğun bana bazı ek sorumluluklar da getirdiğini düşünerek böyle bir yazı paylaşma gereği duydum.

Aşağıda yer alan notları, Azerbaycan’a yıllar içerisinde güçlü bir bağlılık geliştirmiş ve mevcut deneyimleriyle hızla gelişmekte olan marketing dünyasına ek katkı sunmak isteyen bir profesyonel olarak kaleme aldığımı özellikle belirtmek isterim. Burada sıraladığım notların güzel ülkemizin dinamik marketing sektörüne fayda sağlaması umuduyla, hadi başlayalım…

1. Daha Sağlıklı Bir İletişim Kültürü

İletişimi ilk sıraya koymam tesadüf değil. Farklı diller konuşmak bir zenginlik olabilir, ancak önce kendi öz dilimizi doğru ve güçlü bir şekilde kullanmak zorundayız. Marketing, özünde “anlatmak ve anlaşılmak” üzerine kurulu bir disiplinse, kullanılan dilin gücü burada kritik hale gelir.

Gerek toplantılarda gerek kitlesel iletişimde gördüğüm en temel sorunlardan biri, kelimelere farklı anlamlar yüklenmesi veya kavramların doğru anlaşılmamasıdır. Bu durum, mesajların etkisini zayıflatıyor. Bu nedenle kurumların, markaların ve profesyonellerin Azerbaycan dilini içerik, gramer ve anlatım gücü açısından daha özenli kullanmaları gerektiğine inanıyorum.

2. “Her Şeyi Ben Yaparım”dan İşbirliği Kültürüne Geçiş

Azerbaycan’da birçok marketing departmanının hâlâ dış kaynak (outsourcing) kullanımına kapalı, her işi kendi içinde yapmaya çalışan yapılar olduğuna tanıklık etmekteyim. Bu yaklaşım, hem ekiplerin hantallaşmasına hem de çalışanların kariyerlerinde dar bir perspektife sıkışmasına neden oluyor.

Marketing, 360 derecelik bir bakış açısı gerektirir. Sosyal medya, PR, etkinlik, reklam, araştırma gibi tüm alanlarda farklı tecrübeler edinmek, dış kaynakları etkin şekilde yönetmek ve onlardan öğrenmekle mümkün olur. İşbirliği kültürüne geçiş, sadece bireysel değil, kurumsal gelişim için de kaçınılmazdır.

3. “Kazan–Kazan” Örneklerini Çoğaltmalıyız

Dünyanın farklı pazarlarında gördüğümüz en başarılı örneklerden biri, rakip gibi görünen markaların dahi ortak hedef kitleleri için işbirlikleri yapabilmeleridir. Azerbaycan’da da şirketlerin daha cesur adımlarla güven ortamı içinde ortak projeler geliştirmeleri gerektiğine inanıyorum. Bu yaklaşım, hem tüketiciye daha güçlü bir değer önerisi sunar hem de sektörün genel gelişimini hızlandırır.

Olası başarısızlıklarda partneri suçlamak yerine “acaba neyi doğru yapabilirdik” anlayışıyla hareket etmek en isabetli tercih olacaktır. Yaşananlardan ders çıkarmak ve yapıcı iç sorgulamaların öne çıktığı bir yaklaşım, mutlaka iş birliği ruhuna pozitif etkiler yapacaktir. Bu atmosferde filizlenen iş yapma biçimi ise kaçınılmaz olarak “kazan–kazan” kültürünü besleyecektir.

4. Sertifika Değil, Deneyim Biriktirmek Geleceği İnşa Eder

Eğitim programları elbette faydalı; ancak sertifika biriktirmenin tek başına tecrübe anlamına gelmediğini kabul etmeliyiz. Tıpkı yüzmeyi kitap okuyarak öğrenemeyeceğimiz gibi, marketing de işin içinde öğrenilir. Unutmamak gerekir ki, doğru şirket kültüründe, sektöründe başarılı yöneticilerle çalışarak edinilen tecrübeler, alınan eğitimlerden çok daha kalıcıdır.

Bu noktada deneyimlerin aktarılmasının önemine de özellikle vurgu yapmak isterim. Yeni nesillere bilgi aktarmakta cimri davranma dönemi 1980’lerde kaldı. Artık bilgi paylaşıldıkça çoğalıyor. Bu nedenle, marketing liderlerine düşen en önemli misyonlardan biri de yeni jenerasyonların öğretmenleri olma sorumluluğudur.

Unutmamak gerekir ki, bilgiyi saklamak yerine paylaşmak, genç profesyonelleri sahada geliştirmek ve deneyim aktarmak; sektörün büyümesi ve sürdürülebilirliği açısından çok değerli unsurlardır.

5. Verimliliğin Anahtarı: Önceliklendirme

Marketing, özünde sosyal bilimlere büyük ölçüde dayanan bir alan ve hâlâ oldukça subjektif değerlendirmelerin etkisi altında. Bu durum, çoğu zaman iyi fikirlerin hayata geçirilmesini zorlaştırabiliyor. Çok sayıda fikir ve farklı bakış açısı bir araya geldiğinde, kimi zaman öngörüler bulanıklaşabiliyor.

Bu noktada en kritik gereksinimlerden biri önceliklendirme becerisi. Bir fikri savunurken, geliştirirken ve uygulamaya koyarken esas konuya odaklanmak, çevresel faktörler arasında kaybolmamak gerekiyor. Aksi takdirde, en iyi fikir bile başarıya ulaşamıyor. Önemli olan, detaylardan kopmadan fakat özü koruyarak ilerlemek. Bu yaklaşım, sektörün geleceği açısından hayati değer taşıyor.

Her zaman sevdiğim bir mottoyu burada bir kez daha paylaşmak isterim:

“Az çoktur…”

Son Söz

Azerbaycan’daki marketing dünyası, gelişim yolculuğunda önemli bir eşikte. Dilin gücünden işbirliği kültürüne, kazan–kazan anlayışından deneyim odaklı öğrenmeye kadar atılacak her adım, yalnızca markalara değil, ülkenin genel iş ekosistemine de büyük katkılar sağlayacaktır.

Son sözlerime küçük bir itirafla renk katmak isterim; son günlerde yaşadığım duygusal bir deneyim, bu blog yazısını kaleme almam için bana ilham kaynağı oldu. Yaklaşık bir hafta önce ekibimizle gerçekleştirdiğimiz bir toplantıda, arkadaşlarımın bitmek tükenmek bilmeyen öğrenme isteğine bir kez daha tanıklık etmek ve bunun karşılığında gelen samimi teşekkür emojilerini görmek, bir süredir yazmayı planladığım bu yazıyı hemen kaleme almam için bana güçlü bir motivasyon sağladı.

Bu vesileyle; kendi ekibim başta olmak üzere, projelerimizde paydaşlık yaptığımız ajans çalışanlarımıza, etkinliklerimizde görev alan iş ortaklarımıza ve her zaman öğrenmeye açık, dinamik, heyecan ve motivasyon dolu tüm Azerbaycanlı marketing profesyonellerine kalpten teşekkürlerimi sunmak isterim.

Hər birinizin əməyinə və həvəsinə minnətdaram. İnanıram ki, gələcəkdə də birgə daha böyük uğurlar qazanacağıq

Bin Yıllık Aşk…

Bin yıldır batıya koşan bir ülkeden özüne dönüşün tadıdır Azerbaycan’a ilk geliş. Ferhad ile Şirin’e dönmek, Dede Korkut hikayelerinde kaybolmak, Nevruz ateşinde Ergenekon destanını hatırlamak, Azerbaycan kızlarının gözünde Asenayi bulmaktır…

Bir yıl önce gelinen ülkede, bin yılı yaşamaktır Azerbaycan’da yaşamak. Gurbete gidenin evine dönüşüdür, kutabda gözlemeyi, Gence’de Anadolu sıcaklığını, samimiyeti, misafirperverliği bulmaktır. Koparılamayan bağlar ile bin yılın ne kadar kısa olduğunu; bir yılın ne kadar uzun olduğunu anlamaktır…

45 yıl yaşadığınız ülkenizde ziyaret etmediğiniz Ertuğrul Gazi mezarını görme heyecanı uyandırır Azerbaycan, taa sekiz asır öncesine Bilecik/Söğüt’e gidersiniz, Topkapı Sarayı’nı tekrar görmek de şart olmuştur artık… O anda Fatih’in aslında ne yaptığını bir daha hatırlarsınız…. Galata Kulesi’nin Kız Kulesi’ne; Mimar Sinan’ın Mihrimah Sultan’a aşkını, Süleyman’ın Hürrem’e olan destanlaşan tutkusunu yaşarsınız…

Muhteşem Yüzyıl dizisinin 45 ülkede 204 milyon kişi tarafından neden izlendiğini işte o zaman anlarsınız…

Daha mı?

Yirmi yıllık tecrübelerinizi bölüşmeye geldiğiniz şirketinizde harika arkadaşlıklar kurarsınız. Türkiye’de tanışmadığınız insanlarla hem iş arkadaşı, hem komşu, hem de az zamanda çok işler başarabilmenin gururunu yaşarsınız… Güçlü ekip yaratmanın ne demek olduğunu bir daha hatırlarsınız…

Başka?

Sekiz yaşındaki çocuğun yazdığı şiirde bulursunuz Kafkas Türk Ordusu komutanı Nuri Paşa’ya duyulan yüzyıllık minnettarlığı…

Bakü’de kız çocuklarının ‘Beşiktaş’ diye haykırmasında bulursunuz Türkiye sevdasını. Balıkesir bile sadece bir şehir adı değildir artık sizin için Bakü’de kazandığı anlamla….

Aslında hiç kopmadığınızı ise ikinci Karabağ Savaşı’nda Türkiye’nin can Azerbaycan’ın arkasında değil, tam yanında olduğunu öğrenince anlarsınız. 44 günde kazanılan zafer sonrası Türk ordusunun Bakü caddelerinde Azerbaycan’ı gururla selamlamasında hissedersiniz bu bağı…

Azerbaycan-Türkiye aşkı, Türkiye’nin yaşadığı deprem felaketinin ilk günlerinde alışveriş yaptığınız ve hiç tanımadığınız market sahibinin “misafirimiz olun, ödemeye yapmayın” demesiyle kendini gösterir. Bir gün sonra yemek yediğiniz restoran sahibinin “size nasıl kulluk edebiliriz” demesi de gözlerinizi yaşartır… AVM ortasında ağlamamak için kendinizi zor tutarsınız…

Televizyonda Türkiye ile ilgili üzücü haberlere ağlayan Azerbaycan anaları bu aşka ağlar aslında….Deprem bölgesi Maraş’a erzak yardımı yapmak için fedakarca ev eşyalarını satan Yusif ve kendi arabasında yatağını Türkiye’ye bir an önce göndermek için koşturan Server, bu bağın birer temsilcisidirler…

Bu, tarihten koparak gelen büyük bir aşktır aslında. Uzun süre bir arada olmasa da hep birlikteymiş gibi hissetmektir…. O’nu bulmak… hayallere değil hedeflere birlikte koşmaktır.

Allah bu aşkı hep korusun… 🇹🇷💚🇦🇿

Eğer bu yazı birer video olsaydı nasıl olurdu diye merak ediyorsanız, aşağıdaki linkler sizi bekliyor.

CV 3

Hayat yolculuğumu buraya aktarmaya devam ediyorum…. Bu yolculuğun ilk iki bölümünü izlemek isteyenleri ise önce buraya alalım. Onları çoktan okudum diyorsanız ise devam edelim…

Şimdi bir durma ve maziye bakma zamanıdır…. 20 yıl çoktan geride kaldı iş yaşamında …. toplam çalışılan firma sayısı dörttür…. hımm az gibi😊 Birlikte çalışılan kişi sayısı ise binlerle ölçülüyordur artık… Çok tecrübelendim, herseyi biliyorum dersin…. Artık öğrenecek de pek bir şey de yok derken 40 yaşından sonra, hiç beklemediğin bir anda, yaşam bir daha start alır.

Evet yine koca bir aldatmacanın finalindesindir. Tecrübenin sınır tanımazlığı seni bir kez daha evrene fırlatır ve aslında ne kadar küçük oldugunu ve ne kadar tekrardan ibaret oldugunu bir kez daha hatırlarsın o bilinmezlikte…. ayağa kalkmaya çalışırsın kalkamazsın, fiziki olmayan bir tokat yemişsindir hayattan bir kez daha.

Peki en zor noktadan başlayalım mı?

Siz bir cenaze töreninde işinizden istifa ettiniz mi hiç? İstifanızı bembayaz bir A4 kağıda degil de, büyüleyici bir İstanbul manzarasında ve hüzün dolu bir mezarlıkta gözyaşlarınızla bir ruhsuz kağıda degil de kalbinize yazdınız mı?

Allah size yaşatmasın ama 55 yaşındaki gencecik liderimizi kaybedince yaşadım ben bunu…Çok acı ama unutulmaz bir tecrübe daha edindim o gün.

Bu tecrübeden naçizane tavsiyem; patronlarla çalışmayın, hayatınıza dokunan liderlerle çalışın, size sürekli yeni ufuklar gösteren, bakış açınızı geliştirirken inceden inceden sizi eleştiren, dünya görüşü ile uhrevi görüşü barışık liderlerle çalışın değerli okuyucular. Ve bir gün ilahi güç onu hayatınızdan alırsa ertesi gun liderinizi aldatmayın. Onun size aşıladığı ilkeleri satmayın, önce kendinize sonra liderinize ihanet etmeyin. Unutmayın! doğrular kişilere göre değişmemeli. Bazen kısa vadede kaybeden olmayı, ileriye zıplamak icin gerilemeyi ve buralarda yatan erdemi de unutmayın.

Ben unutmadım, hiç unutmadım…. İşten ayrılmak her zaman zordur. Dolu dolu gecen harika bir dört yıl sonrasında hayatınızın dört yıldan fazlasına, mutluluğunuza, üzüntülerinize, büyük emeklerinize, hayallerinize ve hatta dört yıla sığmış yirmi yılınıza veda etmek pek kolay olmaz… ama unutmadıklarınız unutulmayan olmanızı da sağlıyor bunu da unutmayin…

Ya sonra, sonra bir daha sıfırdan başlarsınız. Sıfır görüntüdür aslında… yeni başlangıçtaki ‘o sıfır’ içinde çoktan bir yirmi yıl barındırır.

Yeni bir yolculuğa çıkmadan hemen önce de bir Cuma sabahi saat 05:00’da sizi sırılsıklam ıslatan bir yağmur altında bu kez Eyüp Sultan Hazretlerinin huzuruna çıkarsınız…. ve maneviyatınızı yüzlerce yıllık bir yaşanmışlıkta yıkarsınız bu kez. Hatalarınızı tecrübenize, başarılarınızı gururunuza gömersiniz ve bir kez daha geçmişe degil geleceğe bakmayı başlarsınız. Bunlar olurken de o meydanda padişahların kılınç kuşanma törenleri ve sefere çıkılmadan önce yapılan dualar mekanda adeta asılı kalmıştır, tarihten gelen bu sesler kulaklarınızda çınlıyordur…

Tam 72 saat sonra 2.000 km uzakta gözlerinizi açarsınız ve yine mükemmel bir ekiple harika bir yolculuğa başlarsınız ve o anda bir kez daha hissedersiniz aslolan sonuç gibi görünse de o sonuca giderkenki nasıllarınız, yüreklere dokunuşlarınız, bütünlüğünüz, coşkunuz, duygularınız, empatiniz, doğrular kadar ders veren yanlışlarınız, hırsınız kadar sakinliğinizdir aslında sonucu şekillendiren.

Ama ana kural yine niyettir. Mezari basinda istifa yemini ettiginiz liderimizin soyledigi gibi ‘niyet hayır, akibet hayır’.

Niyetiniz hep hayırda kalsin…Yolculuk burada devam ediyor…

Narin Bir Kadına Aşığım; Adı İstanbul!

Benzetildiği ne çok şey var bu şehrin; bazen Bizans’ın kudretli ve entrikacı imparatoriçesi, kimi zaman Fatih’in gençliği, azmi ve evrenselliği, bazen Kanuni’nin Hürrem’i, bazense Akaretler’den inerken kulağınıza çarpan bir Mustafa Kemal sesi!

Peki ya bir şarap tarif edebilir miydi 2.500 sene yıllanmışlığıyla İstanbul’u? ya da ince belli bir bardaktan yudumlanan demli bir çay mıydı güzelliğinin lezzet tanımı?

Özlemle kahrettiğin binlerce aşığın ahı mı yaratmıştı yaşanmışlığını, yoksa bir Rum kilisesindeki tanrıya yakarış çığlığı mı? Orhan Veli’nin kapalı gözleri mi, Nazım Hikmet’in Gülhane’deki ceviz ağacı mıydı bu güzel kadına anlam yükleyen? Ya da söylesene Yahya Kemal’i sade bir semtine aşık eden neydi?

Ortaköy, Bebek, Yeniköy ve Tarabya’dan boğaza savrulan alev dolu saçların mı yoksa yüzünün öte yanından Kandilli, Beylerbeyi veya Kuzguncuk’tan suya değen kıvrımlarının ahengi miydi bu aşkın nedeni? Çengelköy’deki tarihi fırının sıcak ekmek kokusu muydu tenindeki sıcaklık yoksa tam karşıda Kireçburnu Fırını mı veriyordu sana bu lezzet dolu kokuları…

Arada erguvanlar renk katıyordu yüzüne doğru hızlıca koşan saçlarına, yüzün tıpkı İstanbul Boğazı gibi huzur ve hareket, heyecan ve gizem, yaşanacak ve yaşanmış, şiir ve şarkı, roman ve masaldı… Siyah mavi saçların boğazdan adeta akmıştı muhteşem prens adalarının süslediği ve adı Marmara olan o güzel gerdanına, Sarayburnu kadar gururlu ve güzel çenenin hemen altında…

Derinlikler yansıyordu kocaman martı gözlerinden, bakmaya kıyamadığım. Şefkatle haykırıyordu o gözler, bolluk, bereket ve ve biraz da şehvet. Bir yunus sürüsü az önce geçmiş gibiydi cemalinde bıraktığı izlerden… Kocaman bir gülümseme akıyordu üzerinden, sanki dip akıntısında da derin, çok derin bir hüzün saklıyordu. Belli ki, hisarlar çekmiştin unutulması gereken kederlere. Gülümseyen dudakların sanki az önce geçen gemiye uzuuun bir ıslık çalmıştı, üzerindeki ıslaklıklarla…

İyilik dolu kalbin Ayasofya kadar derinde uyuyor, bir ayağın İstiklal’in kaybolmuşluğunu adımlarken, diğeri Bağdat Caddesinde turluyordu.  Galata’daki balıkçıların sessizliğini dinliyordu kulakların, Belgrad veriyordu nefesi ciğerlerine. Bir kadının topuklu ayakkabılarında tramvay sesleri yankılanabilir miydi? Efkarlıydın aslında, sanki bir Lodos lazımdı sana… Hayat kokan İstanbul sokakları gizlemişti sevdiğini, bir rakı bardağını az önce indirmiş ve bir kahkaha atmıştın kadere, sessizdin ama konuşuyordun tüm narin bedeninle ve yine ürkek ve yine tutkulu gözlerinle …. Ve yedi tepe susmuş seni dinliyordu….

Umut biriktiriyordun göğüs kafesinde tıpkı bu aziz şehrin sarnıçları gibi, Taksimde pay ediyor bu umutları ve şehrin dört bir yanına çeşmelere taşıyordun, kana kana içsin diye yorgun güvercinlere, su yerine. Semanda Mihrimah Sultan’ın adını oluşturan güneş ile ay her gün raks ediyordu, büyük bir gizeme selam gönderircesine… Mimarbaşı Sinan’ın sultana aşkını nakşettiği eserlerin hemen üstünde…Babası Kanuni’den habersizce…

Sadece merhamet değil, şükran da sunan ellerin vardı Eyüpsultan’da göğe yükselen, bir teşekkürdü ruhundan dökülen aslında; kente, tarihine ve yaşayanlarına. Yoksa şehri senin gibi tutkuyla yaşayan bir nasibe gönderilen mesaj mıydı, Haydarpaşa’dan kalkan sarı bacalı vapurun güçlü haykırışı? Yine tam karşıda Balat’ın is kokulu yorulmuş sokaklarına, Vefa sıcacık leblebi kokusuyla cevap yetiştirirken… ve aynı kaderde Üsküdar’dan 500 yıllık payitahta bakan güçlü omuzların, mutluluğu kucaklamak istiyordu adeta, şehrin Dersaadet adındaki ‘mutluluk kapısı’ anlamına referans edercesine…

Işık en çok sana yakışıyordu, bulunca kaçırmıyordun büyülemek için her seferinde. Köprülerle bağladıkların ruhunla aklındı aslında, koynunda besliyordun Anadolu’dan geleni de, Rumeli’yi özleyeni de. Florya’da Akdeniz, Beykoz’da Karadeniz oluyordun her gittiğinde. Galata Kulesinin altında bir sokak kedisi, Beşiktaş’ta bir çarşı, Sarayda Harem, Emirgan’da lale, vapurda simit, Haliç’te tarih, Kız Kulesi’nde asalet kader kutsalsın sen İstanbul. O altın yanaklarından bir tek göz damlası akmasın, aşkım İstanbul!

Ah bu şarkıların gözü kör olsun!

Gökyüzünden usulca süzülerek dört buçuk milyar yaşındaki kara parçasına yaklaşan dev bir kuşun kanatlarındasındır… Kulaklarında bir Türk Sanat Müziği şarkısı yorgunluğunu dinlendirmek için nafile bir terapi içindedir. Sıkıca kapalı gözlerle sadece piste dokunan tekerleri duyarsın. Sonra bir alkış tufanı kopar. Herkes pilot alkışlanır sanır, sen dünyaya gelen bir bebeğe alkışları hatırlarsın…

Gürültüyle başlamıştır yepyeni bir hayat, Mazhar Fuat Özkan ağlatarak başlatır bu yeni yaşamı. Martıları da ıslatan İstanbul ağlamaktadır
Bu sabah yağmur var İstanbul’da/ Gözlerim dolu dolu oluyor bilinmez niye/ Anne sözü dinler gibi masum/ Ağladım bu sabah


Yaşamda yol alırsın, Dolmabahçe’nin büyülü caddesinden geçerken bir Kayahan şarkısı esir alır bedeninizi bu kez, statdan taşarcasına bağırmaktadır taraftarlar;
Bizimkisi bir aşk hikayesi/ Siyah beyaz film gibi biraz/ Gözyaşı umut ve ihtiras
Bizimkisi alev gibi biraz/ Alev gibi


Tam arkanda tarihi yarımadadan yükselen dev bir aşk ateşine şahit olursun. Nazım, gördüğü ama polis yüzünden bir türlü kavuşamadığı, dokunamadığı Piraye’sine Gülhane Parkında seslenmektedir;
Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane parkında/ Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane parkında
Ne sen bunun farkındasın ne de polis farkında/ Ne sen bunun farkındasın ne de polis farkında


Yol akar gider önünde, Rumeli Hisarına gelirsin ama aslında yolun değil tarihin aktığını anlarsın. Kulaklarında ‘seni alacağım İstanbul‘ sözleri çınlamaktadır. Bir ara, tarih müzikle anlatabilir mi diye düşünürsün, aşağıda seni bekleyen linklerden habersiz…

Boğazda batırırsın altın rengi günü, turuncu kırmızı incilerle işlenmiş bembeyaz bir Şehir Hatları vapuru da her zamanki gibi fondadır…Kalbin kıpır kıpırdır… ilk aşklar geride kalmakta, sırlar rüyalara misafir olmaktadır. Bir sonbahar akşamında en aykırı aşkların mekanıdır bu kez şarkı sözleri. Türk Pop müziğinin tatlı cadısı Sezen Aksu’dur sahneye fırlayan ve bir kutsallığı bitirmek istercesine söyler…
Yansın İstanbul bu gece/ Külleri savrulsun/ Senin de o taştan kalbin/ Cayır cayır kavrulsun

Artık büyümüşsündür çünkü en sevdiklerini kaybetmeye başlamışsındır. Bir babaanneye yakılan ağıt bu kez Barış’tan gelir, Kanlıcadaki edebi yatağından boğazı izlerken seslenir Manço…. Türkiye’de Barış ismini ilk kez kullanan o derin ses gözyaşlarınıza hükmeder…
Güz yağmurlarıyla bir gün göçtün gittin, İnanamadık, Gülpembe/ Bizim iller sessiz
Bizim iller sensiz/ Olamadı, Gülpembe

Balat’ta bir kahve içmek istersin, bu kez eski bir pikaptır sessizliği şenlendiren. Rumcadır ama tanıdık gelir ezgi yine de, kulak kesilirsin… ‘Üsküdar’a giderken‘ çalmaktadır karşı kıyıya selam gönderircesine, sonra sonra ‘zeytinyağlı yiyemem aman‘ başlar…. Hatırlarsın, İstanbul biraz da Rumdur. Beşyüz yıldır kucak kucağa yaşar bu milletler…İstanbul sadece bizim değil medeniyete aittir aslında.

Hop! Taksim meydanını inleten bu sese kulak kabartmadan gidemezsin. Sadece büyülü bir şehre değil tarihi de gezdiğini hatırlarsın bir kez daha. Paşa olmak için erkek olmanın şart olmadığını kanıtlayan bir ses Maksim’de şarkılara sitem etmektedir…

Ah bu şarkıların gözü kör olsun
Aklımda kalmazdı yüzün ellerin
Ah bu şarkıların gözü kör olsun

Bakırköy’de eski bir mahallenin kaldırımlarında yürürken yine bu topraklardan tanıdık bir ezgi yüklenir bu kez kulaklarına. Birlikte yaşayan kültürlerin, limit tanımayan aşkların tarihten damıtılmış sözleri bedeninizi esir alır ve ruhunuzu fırlatır sessiz fırtınalara. Selda Bağcan, Sarı Gelin türküsünü söylemektedir. Bir Ermeni’ye duyulan aşk ateşinin sekiz asır devam etmesine sadece hayran kalırsın…

Yine tanıdık bir ortamda bulursun kendini….Yeşilköy’de ülkenin kurucusunun adını taşıyan Havaalanındasındır. Yaş ilerlemiştir, artık veda vakti sadece altın şehre değil, hayatadır da… An’lar anı olmuştur…. Alkışlarla ve gözyaşlarıyla başlayan yolculuk acılarla, mutlulukla, kahırla, keyifle, kaderle, kederle, gayretle, hüzünle, umutla, vefasızlıkla ve aşkla yoğrulmuştur .…. ve şarkıları değil sadece anlamlarını duyarsın artık. Bu kez derdini sermaye yapan bir derin manadır sizi kucaklayan. Uçağa binerken Aşık Mahzuni Şerif, ‘işte gidiyorum çeşm-i siyahım’ı’ kulağınıza sessizce söylemektedir.

İşte gidiyorum çeşm-i siyahım
İşte gidiyorum çeşm-i siyahım
Önümüze dağlar sıralansa da sıralansa da
Sermayem derdimdir servetim ahım
Karardıkça bahtım karalansa da

Sermayem derdimdir servetim ahım
Karardıkça bahtım karalansa da

Aşağıdaki linkleri sizin için derledim:))

Bu sabah yağmur var İstanbulda

Bizimkisi bir aşk hikayesi

Ben bir ceviz ağacıyım

Rumeli Hisarı’nın Yapılışı

Yansın İstanbul bu gece!

Gülpembe

Üsküdar’a giderken Rumca

Zeytinyağlı Yiyemem Rumca

Ah bu şarkıların gözü kör olsun!

Sarı Gelin Selda Bağcan

Sarı Gelin Ermenice

İşte gidiyorum çeşmi siyahım

Hoşçakal

Farklı Bir CV Daha:)

Toverland Tema Park Hollanda

Bir itirafla başlayayım; Farklı bir CV adlı yazım beklediğimden çok fazla ilgi görünce, ikincisini yazmak çok cezbedici oldu açıkçası. Özgeçmiş yazmaktan keyif alacağım ise hiçbir zaman aklımdan geçmemişti. Neyse, bu hoş bir duygu diyerek başlayalım yazımıza:))

Şehrin plakasını uğur sayısı haline getirip bireysel şifrelerine, kendi memleketine olan aşkını türkülerine, bulgurdan yapılan envai çeşit yemekleri midelerine gömen bir şehirde doğduğumu yazmıştım daha önce. Malatyamızdan 4 yaşındayken kısa süreliğine İskenderun’a taşınmışız. Deniz gören her Malatyalı gibi ben de bu şirin ve minik kenti çok sevmiştim. 80’lı yıllarda henüz soğuk savaşın gölgesinde Sovyet Ruslar tarafından yaptırılan Demir Çelik fabrikası bu küçük şehri hızlıca farklılaştırıyordu ve ben ilk kez bir kozmopolit kente dokunuyordum. Coğrafi konumu farklı kültürlere yataklık görevi görmüş bu şehir çok daha sonraları gelişecek İstanbul sevgime öncüllük yapmış olabilir hayatımda.

Sonra tekrar Malatya yılları… Cola’nın dahi Kayısı Cola versiyonunu yapan, iki Cumhurbaşkanı, yüzlerce politikacı; LCW, Rönesans Holding, Çalık Holding, Acıbadem Hastaneleri gibi daha binlerce güzide şirkete patron yetiştiren kent 1991 yılında beni de İstanbul’a fırlatıyordu. Bir türlü oturmayan Milli Eğitim sistemimiz o zaman da yapboz tahtası gibiydi…. Çok başarılı bir eğitim hayatım vardı ancak İstanbul’un bana ilk sürprizi müthiş başarısız bir lise deneyimi oldu. Liseyi 2,5 yılda bitirmek uğruna muhtemelen İstanbul’un o zamanki en kötü lisesinde, eğitime 3-4 yıl ara vermiş ve sonra bir araya getirilmiş özel bir grup öğrenciyle 1,5 yıl geçirdim. O 1,5 yılı burada anlatsam bloğum sansürlenebilir, o nedenle hızlıca geçiyorum bu kısmı:))

İşte o liseden ülkenin en iyi üniversitelerden birine geçmek, Kabataş Lisesi’nden, İstanbul Erkek’ten, Robert’ten gelenlerle aynı bölümde öğrenci olmak gururumu okşamıştı. Muhtemelen o liseyi birincilikle bitirdim, ama öyle hızlı kaçtım ki oradan bu detayı araştırmak bile istememiştim…

Daha önceki yazımda anlattığım bankacılık, tekstil ve sonra perakende yıllarında uzun ve önemli deneyimlerim oldu. Sonra bir daha Anadolu….. Deneyim yolculuğunun AVM Yöneticiliği evresine gelmiştim… Ankara’da Ankamall AVM’de bir yıl çalıştım ve sevdim aslında bu kenti de. Sadece çözemediğim çok derin ikilemleri vardı bu şehrin; örneğin denizi bile olmayan bir kentin Türkiye’deki en kaliteli balığı tüketiyor olma nedenini çok ama çok merak ediyordum. Ancak ayrılış günlerimde cevabımı bulmuştum! TV röportajında bir vatandaş ‘cevap basit‘ diyordu ‘çünkü Türkiye üretiyor, Ankara yiyor!!! ‘ Malatya’da doğup, İstanbul’da yaşayan birisi olarak bu konuda nihai yorumları Ankara’lı dostlardan duymak isterim açıkçası.

Sonra İstanbul, sonra bir daha Anadolu…. Afyonkarahisar’da bir AVM açacaktık ve 1,5 yıl da bu şehirde yaşadım. Dolu dolu geçen bir süreç oldu ama Zafer kokan bu kentte yaşadığım 30 dakika iş hayatıma derin etkide bulundu. 10 Eylül 2015 tarihinde Park Afyon AVM’yi açacaktık. Aylarca süren bir çalışmayla bu tarih için büyük bir açılış etkinliği planlamıştık ve tırlar İstanbul’dan yola çıkmak üzereydi, söz vermiştik şehri müthiş bir eğlenceye boğacaktık. Bense büyük açılış öncesinde AVM’nin hemen karşı caddesinde İl Jandarma Komutanlığını ziyaret ediyordum. Hem açılışla ilgili bilgi vermek, hem de komutanla tanışmak için orada bulunmaktaydım. Sohbet çok samimi başladı, çaylar kahveler içildi, ama komutana gelen bir telefon önce onun yüz ifadesini değiştirdi sonra da benim o dönemki hayatımı. Dönemin en önemli politik konusu olan Barış süreci yıllardır akan kanı durdurmuştu ama komutana gelen telefon bu dönemin artık sonuna geldiğimizi duyuruyordu. Bir çatışma çıkmıştı ve 16 şehidimiz vardı. Buz gibi odadan kaçtığımda böyle bir haberi yüzlerce ana kuzusu Mehmetçiğin içinde almanın ne kadar kahredici, ne kadar yıkıcı, ne kadar feryat kokan bir his olduğunu anladım. Üçüncü kattan aşağıya inene kadar gördüğüm hiçbir askerin gözüne bakamadım. Kapıdan çıktığımda tereddütsüz ilk işim ise etkinliğin iptali için ilgilileri aramak oldu. Yaklaşık 200 metrelik yolu yürüyerek AVM’ye giderken de yolda hissetiklerim, işime, bu şehre, ülkeme duyduğum sevginin kalbimden gözlerime taşınmasıydı sadece… Bir erkek, hele ki artık şehirde çok iyi tanınan bir AVM müdürü yolun ortasında ağlayarak yürür mü? Ağlar arkadaş…. kendimden biliyorum. O on altı ocağa düşen ateş maalesef halen devam ediyor. Benzer her üzüntülü haberde de bedeli ne olursa olsun iptal düğmesine basmak benim için çok kolay oldu sonrasında. Dert ettiğimiz şeylerin hiçliğini, hedeflerimizin yüzsüzlüğünü haykırdı o otuz dakika… aslında bütünü göstermekti belli ki benim için anlamı, herkes başka başka anlamlar görürken… Daha çok bağlandım ama işime… Afyon da o gözyaşlarına sahip çıktı, mütevazi olamam, çok başarılı oldum o projede… Kurduğum ve gurur duyduğum bir ekip halen orada ve sahip çıkmaya da devam ediyor. Kocatepe’nin derin gölgesine buradan selamlar olsun…

İş hayatımda yaptığım herşeyle bağ kurmaya özel önem verdim hep; yaptığım işi, işi yapanları, işin yapılış tarzını, işin yapıldığı kitleyi bir bütünün parçaları olarak gördüm. Bu bütündeki görünmeyen ama güçlü bağları kurmak ve en önemlisi duygularımızla bu bağları tahkim etmek başarının önemli sırlarındandır diye düşündüm ve halen bu sihri kaybetmemeye çalışıyorum.

Hani işe alım görüşmelerinde en fiyakalı sorulardan birdir ya kendinizi birkaç cümle ile nasıl tanımlarsınız diye; Ben işimi yaşamaya, duygularımı işte de gizlememeye ve ekibin işe derin bağlanmasına inanıyorum. Yeri geldiğinde de ağlamaktan korkmuyorum diyorum… Bu tarza itiraz edenler olabilir; ama dedik ya bu farklı bir CV… Elimize geçen her CV’nin aynı formatta ve birbirine benzer olması da çok koca bir aldatmaca zaten….

Sevgiler…

Bitmeyecek Sevdan Kara Kartalım!

Beşiktaş Arması

Siyahla beyazdaki romantizm yansır sokaklarına, ‘motorları maviliklere süreceğiz’ şarkısı dökülür en tiril formalarından. Mutluluk; kısılan ses olur, kol kola söylenen şarkılar olur, gol sonrası sarıldığın ve hiç tanımadığının adı olur, Çarşı’da alınan birkaç tekten sonra yaşanan keyfin unutulmayan adı olur.

İstanbul’un en güzel caddelerinin buluşma noktasında kurulduğu için Nişantaşı nezaketi kokar, Karaköy derinliğinde…. Kabataş manzarasında deniz çarpar suratınıza dalga dalga.. Asırlık çınarlar altında tutkuya olan yürüyüşünüzde Dolmabahçe düşer üstünüze tarihten bembeyaz gölgeleriyle … Denizlere koşan koca Barboros’un eşliğinde…

Saray yakınlarında kurulduğu için tarih kokar kulüp, tabiatın zıtlıklarını yansıtır renklerine, aslında evrensel bir kucaklamanın simgesi olmak ister sadece. Kulüp tarihi İkinci Meşrutiyet olur, Balkan Harbi olur, Cihan İmparatorluğunun sonuna şahit olur, sporcuları asker olur, yöneticileri subay olur ve arka bahçesi nihayet Mustafa Kemal’e ev olur … Önce Kurtuluş ve sonra Cumhuriyet bulaşır Beşiktaş’ımıza… Armasında Türk Bayrağı taşıyan yegane takım olur.. Birinci Dünya Savaşında 11 kişilik kadrosunun 8’i şehit olan takıma da bu yakışır çünkü…

Renklerimiz saflığı ve asaleti taşır, mütevazilik ile başkaldırıyı buluşturur; Türkiye’nin en zengininin de kalbini çalar, son parasını maç biletine yetiştiren üniversitelinin de… partimiz sevgidir bizim, kabullenmişliktir, iflah olmaz isyandır, coşkudur, azimdir, neşedir, yetenektir ve biraz da ele avuca sığmazlıktır. Bu değerler taşır işte 10 yaşında takıma adım atan çocuğu en yukarıya…. O çocuğun adı Teknik Direktör Sergen Yalçın olarak yazar skorbordda…

Gücüne güç katmaya geldiğin maçta on binlerce kişiyle bir olursun, yorgun haftayı unutursun…. Pazartesi Pazarda erimiştir, atılan en hızlı depardaki kas, en beklenmeyen pas olursun. Yenilen golden hemen sonra takımı ateşleyen kor ve bazen de Van depreminde üşüyenler için sahaya atılan kaşkol olursun….

Beşiktaş Jimnastik Kulubü’nün simgesi olduğunu unuttuğunuzda Kara Kartal, korku, şiddet ve vahşi yaşamı hatırlatan dev pençelerin sahibi olur… Ama bu asalet simgesi 1903 tarihiyle yan yana geldiğinde merhamet, adalet, hak ve hukuk olur, Metin-Ali-Feyyaz olur; dökülür en güzel tüylerinden şerefli ikinciliğe saygı olur, haykırır en koca gagasıyla desibel rekorları olur, Gezi Park’ında büyük bir isyan olur, Çarşı’da rakip takımların dahi sevdalısı olur, kayıp sezonlarda Feda olur, özlenen şampiyonluklar olur, titrer ve kaybedilen maçlarda kahır değil daha büyük daha büyük aşık olur, Süleyman Seba’nın şahsında Beyefendilik olur, rakibe saygı olur…

Hadi bir de sır paylaşalım yazımızın sonunda diğer büyükleri derbeder edecek; biz o stada hiçbir zaman maç kazanmaya gitmeyiz, kol kola zafer şarkıları söylemeye, ıslanan formaları alkışlamaya, emeği onurlandırmaya, Şeref Bey’lerin, Baba Hakkı’ların emanetine sahip çıkmaya, beyazında hayat, siyahında kader olmaya gideriz… farikamız neticeye değil sürece olan aşkımızdır….farikamız siyahla beyazın vuslatındadır…

Şampiyon Beşiktaş

Doğu ile Batı’nın Dansı

Türkiye Batı’nın mı, Doğu’nun mu? Kimi zaman güzel ülkemizin ıssız ama mutlu bir köy kahvesinde, kimi zamansa Brüksel’de NATO karargahında diplomatik misyonlarda ararız ilk cümledeki soruya cevabımızı. Soru, coğrafi bir tanımlamadan çok daha derin anlamlar içerir aslında. Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleketin yüzyıllardır süren kimlik arayışının cevabına bakınırız sohbetlerde…

Samimiyet, fedakarlık, yaşanmışlık ve en çok da maalesef hasret kokan Anadolu yollarındasınızdır… Neşet Ertaş ‘Gönül Dağı’ diye haykırır batmakta olan güneşe eşlik ederken. Güneş geceye sığındıkça da Aşık Veysel ‘uzun ince bir yoldayım’ diye, size sizi anlatmaya başlar. Gelip göçenlerin hallerini düşünürsünüz, iki kapılı hanın çıkış kapısına olan yolculuğunuz gelir aklınıza. Vakit geçer, geçmiş gelecekle dans etmeye başlar sinenizde.  Anadolu insanını görmezsiniz artık gözünüzde, hiç yaşamadığınız hayatları hissedersiniz yaşamış gibi. Bir yerlere saklanmış duygular dökülür önce zihninizden, sonra sonra da gözlerinizden… Az sonra bambaşka bir şey olur yolculuğunuzun fonunda. ‘Is this the real life’ diye bağırır bir ses…. ne oluyor demeye kalmazsınız, Queen grubunun efsanesi yürür kulaklarınızdan kalbinize. Yüreğiniz kabarır, yaşamadıklarınızı yaşamaya başlarsınız yine. Yolunuzun hiç kesişmediği insanlar size konuşmaya başlamıştır artık. Aşık Veysel’le Freddie Mercury aynı karede yaşanmışlıklar atıyordur üstünüze.  Çıkarken o kareden bir Ermenice şarkı dökülür dilinizden bedeninize; acı bir ağıtı andırır bu kez sesler. Sarı Gelin’den başkası değildir seslendiğiniz…

Doğukan ve Batukan ‘ın babası Barış Manço, Gülpembe’yi sessizce fısıldarken, Elton John, Prenses Diana’nın cenaze törenindedir ve ‘Candle in the Wind’i söylüyordur. Yine gözyaşları dökülür hiç yaşamadığınız bedenlerin hislerindeyken. Bir sıra dışı ışığın erken trajedisidir yıkan sizi çok uzaklardan.

Çav Bella dinlediğinizi sanırsınız ama ‘Selvi Boylum Al Yazmalım’ çalıyordur kalbinizde…. Türk sinemasının efsanesi Türkan, Kadir’e ‘sevgi neydi?’ diye sormaktadır…. tüyleriniz yerçekimine meydan okurken. Gecenin bembeyaz güneşi doruklardadır artık…. Amy Winehouse’a kayar gözleriniz, ama siz Kazım Koyuncu’yu hatırlarsınız. İkisinin de sonsuzluğa erken uçuşlarındaki buluşmada donup kalırsınız….

Karmaşa mı yaşadınız? Batı ile Doğu arasında savrulmak, ne Batı ne de Doğu olmak; hem Batı ve hem de aynı zamanda Doğu olmak zordur çünkü… Kültürel bir yerleşememe duygusu bıraksa da dimağlarımızda, farklılıkların yarattığı zenginliklerdir aslında bu karmaşadaki derinlikler…. Hem Asya, hem Avrupa, hem İran, hem Orta Asya, hem Ortadoğu hem de Viyana kapılarında yaşanmışlıklar vardır o derinliklerde. En büyük zıtlıkları bize anlaşılır kılan.

En batılı dans, valslerle başlarız düğünlere ama gecenin finalinde çiftetelli ve kasap havası çalınmazsa bitmez o düğün. Son model BMW’nin plakasına mutlaka bir kurban keseriz, nazar boncuğu da üstün Alman teknolojisine yollarda yarenlik eder. Onlarca müzik aletinin tek ses verdiği uyum yansımaları orkestralar yoktur kültürümüzde ama kolektif hareket halaylarımıza yansımıştır, bölge bölge renklerle.  

Her birimiz hem Batıyız hem de Doğu. Dışlamak, gerçekle yüzleşememek olur zaten. Her birimizin onlarca benzer hikayesi vardır en Batı’da en Doğu; en Doğu’da en Batı olduğumuz hallerimizle. Kendimden biliyorum. Batı Dünyası’nın prensesi, rüya ülke İtalya’nın Roma Havaalanında çok yüksek sesle ‘Erik Dalı Gevrektir’ dinleyip yetmezmiş gibi bir de oynamışlığım var benim…

Aşağıdaki iki video ise bloğumuzun sizler için Corona günlerine özel ek hizmetidir:))

Elton John – Candle in the Wind-1997
Selvi Boylum Al Yazmalım Film Müziği-1978

İzmir Kalplere Fısıldıyor!

Alsancak’ta, 19 Mayıs 1919’da Samsun’dan fırlatılan bir okun tam bin iki yüz gün sonra, 9 Eylül 1922’de düştüğü vicdanı görürsünüz. O ok, Sivas’tan, Amasya’dan, Erzurum’dan özgürlük hikayeleri fısıldar kulağınıza. Ankara’da uykusuz geceler, Polatlı’da topçu sesi, İnönü’de ağıt, Sakarya’da şahlanış, Afyon Kocatepe’de upuzun ovalara yayılan güçlü bir haykırış olmuştur. Anadolu kadının fedakarlığından kokular taşır; sekiz yıl aralıksız savaşan Hasan Çavuş’un paramparça ayakkabılarına dokunursunuz, Fatma’nın, şehidine ait hasreti değer teninize, acı tatlı esen İzmir rüzgarında. Özgürlüğe özlem, moderne tutku, barışa inanç, vatana aşk, asalete saygı kokusu çarpar burnunuza. Gözünüzü açar, ufuklardaki cesareti görürsünüz, ilk hedefteki Akdeniz’in sonsuzluğunda uyanırsınız…

Açılan kapıdır İzmir! Anadolu’dan en batıya saldırırcasına uzanan dağlar arasından süzülen ışıktır, masmavi güneşe dokunan

Yüzyıllar boyunca ticaretin kalbi olmuş bu şehir organize perakendeye en mesafeli davranan büyük kentlerden biri oldu. Kim bilir belki de sahip olduğu eşsiz tarih, ticaret ve verimlilikleri değişmek istemedi modern çağın soğuklarına. Mesafeliydi ama modern perakendeden kaçmak kolay da değildi. Ve bu güzel şehrin perakende sektörüne cevabı yine kendine has oldu; Türkiye’nin en güzel AVM’lerini sektöre hediye etmek tabii ki yine İzmir’e yakışırdı. Forum Bornova’da kısa bir tur atanlar ne demek istediğimi çok daha iyi anlayacaklardır. Plaka olarak 35,5’i sahiplenen Karşıyaka’da hayat bulan Mavi Bahçe ve Hilltown AVM’leri saymassak haklarını yemiş oluruz. Ama bu AVM’lere cevap karşı sahilden gelmek üzere; İstanbul’un İstinye Park’ı da çok yakında İzmir’e merhaba demek için sabırsızlanıyor.

Fiyat konusunda hassas müşteri kitlesi, en şık kombinleri yapma yetenekleri, Sezen Aksu şarkılarındaki kadar güzel kızları, ülkemizde çok ender rastlanan kibar taksicileri, işleri son dakikada yapma keyfiyetleri, istemediklerindeki çılgın dirençleri İzmir perakendesini hep farklı kıldı. Harika lezzetlerin servis edildiği İzmir pastanelerini, Ege mutfağını gurme midelere taşıyan esnaf lokantalarını ve Kordon’daki rakı balık restoranlarını unutmak, dağları çiçek açan bu şehre vefasızlık olurdu.

Karşıyaka’da, Alsancak’ta cadde perakendeciliği için eşsiz görüntüler sunmayı da bildi İzmir. Körfeze ne kadar yakıştığı tartışılan yeni nesil gökdelenlerine rağmen, iş imkanları açısından gençlerini halen İstanbul’a çaldırmaktan yorulan bir İzmir de var İzmir’de. İçindeki yeteneği bir türlü tam olarak dışına dökemediğini düşündüğüm bu şehir, çok daha fazlasını şüphesiz ki hakediyor.

Kemeraltı’ndaki küçücük dükkanların özellikle bayram alışverişinde sunduğu unutulmaz görüntüler hatıralardayken, modern perakendenin şehre ilk dokunuşlarından YKM halen güçlü anılarda. Zira önünde buluşan binlerce aşık artık uzun yıllardır evliler..

Bir şehre hem ilk, hem de son olmak bu kadar mı yakışır be Smyrna! Ahhh…. İlk kurşunu atan Hasan Tahsin, son kurşunu da İzmir’in atacağını biliyor muydu acaba? İzmir demek biraz kurtuluş, biraz da Mustafa Kemal demek aslında….

Biz çok iyi anlıyoruz bir çift mavi göz! sen söylemesen de…. Efes’te Roma, Eski Foça’da Yunanistan, Alsancak’ta Kıbrıs, meydanları Ankara kokan bu şehir bize emanet. Güzel İzmir’de ebedi uykusundaki Zübeyde Annemizin seni bize emanet ettiği gibi!

Türk Organize Perakende Sektörünün En Uzun 10 Yılı! (1)

23 Ağustos 2007 Saat: 20:30, Ankara’da bir AVM’nin yeme içme katındayız. ‘Kimler geldi, kimler geçti’ şarkısı, fonundaki fırtınalarla, koca AVM’nin yepyeni ses sitemini deniyor…. Yeni AVM kokusu müşterisiyle ilk kez yarın buluşmaya hazırlanıyordu. Aslında gün boyunca bitmek bilmeyen provalardaki şarkılar, yarına hazırlananların diline çoktan pelesenk olmuştu; zihinlerde ‘başarının, işine saygının karşılığı olduğu’ düşüncesinden başka bir şey de yoktu artık. Evet… süper starımız Ajda Pekkan, Cepa Alışveriş Merkezi açılışında seçkin konuklarına konser veriyor ve tüm katılımcılar uykusuzluğundan uyanıyordu… 3 saatlik konser için bu yaşta 5 saat prova yapılıyor olmasından öğrenilecek çok şey vardı anlaşılan. Ve belki de biraz da bu yüzden ‘emek’ ve ‘öğrenmek’, Türk organize perakende sektöründeki o meşhur 10 yılın mottolarıydı. Gece 24:00’te biten konser sonrası ertesi gün saat 10:00’da kesilen kırmızı kurdela ise perakendenin soluksuz koşturmacasına yeni bir start veriyordu, biten bir inşaat kutlaması yerine…

Türk organize perakende sektörü 2005 ve 2015 yılları arasında tarihinin en uzun ve en hızlı 10 yılını yaşadı. Dünyada bu baş döndürücü hızı yaşayan başka bir ülke perakendeciliği olmadığı düşüncesiyle büyük kısmında mağazalar yöneticisi, son kısmında ise AVM yöneticisi olarak yaşadıklarımı biraz da kent ve mekan gözlemlerimle anlatmanın keyfini yaşamak istedim.

Ankara, kendine ait şivesiyle AVM’lerle biraz hızlı tanışmıştı. 2013 yılında bu kez Türkiye’nin bir AVM efsanesinde yöneticisi olarak çalışıyorken evden AVM’ye toplu taşımayla gitmekteydim. İlk gün gelen o mavi dolmuşa binmiş ve başarılı İstanbul İngilizcemle 🙂 Ankamol’e bir kişi alabilir misiniz’ diye parayı nazikçe uzattığımda, tüm dolmuşun bana baktığı o an, gözümün önünde halen canlı! İki durak sonra binenlerden duyunca anladım bendeki sorunu; ankamal’dı’ yöneticisi olduğum kurumun adı Ankara’da! Güzelim Anadolu insanı yine sentezini yapmış, batı ile geleni yereliyle kavurmuş ve sunmuştu dilinin kullanımına. Yaklaşık iki hafta sonra ben de minibüse bindiğimde ‘ankamal’ı’ kullandığımda ise özümdeki uyum sağlama kabiliyetine hayran kalmıştım açıkçası. Gerçi ‘angaramal, Ankaramalı’ gibi telafuzlar da duydum zamanla… ama bu konuyu uzatmayalım bence. Türkiye’nin ilk AVM renevasyon sürecinde bulunmanın ve AVM yöneticiliğini, mülke sahip çıkmanın ne demek olduğunu, bu AVM’nin sahibi Gimat Yönetim Kurulu Başkanı’ndan öğrenmiş olmanın gururuyla ANKAmall’e(doğru yazımı bu) hep çok saygı duydum. Çalıştığım bu kurum bugün Türk perakendesinin dev marklarının büyüme ve sıçrama AVM’si oldu.

2000’li yıllardan itibaren Ankara mekânsal olarak batıya doğru büyümeye başlamıştı. Aslında bu konudaki tespitim, Türkiye’de hemen her şehrin zemin ve benzeri doğal bir sorunu olmadığı sürece genelde batıya doğru daha çok büyüdüğü şeklinde. Bu durum, 200 yıllık batıyı önceleyen siyasi tarihimizin mekânsal yansıması mıydı, başka bir yazıda tartışmak gerekecektir. Ama Eskişehir yolu, İstanbul yolu, Ümitköy, Eryaman ve çevresi geliştikçe bu yeni gelişim bölge çeperlerinde yeni AVM’ler türedi. Armada, Cepa, Kentpark, Gordion, Next Level, Tepe Prime, Acity, Optimum bu yeni gelişim akslarına yerleştirilen perakende perçinlerinin sadece bazılarıydı. Bazılarıydı diyorum, çünkü Ankara 1.000 kişiye düşen AVM metrakaresi açısından uzun yıllardır sektörel öncülüğüne devam ediyor. Daha direkt söyleyecek olursak; Ankara bir AVM cenneti! oluyordu. Hatta yan yana açılan ilk AVM’ler olgusunu Kentpark ve Cepa’yla yaşıyor olmak Ankara’ya nasip oldu. ‘İkisi de batar’ diyenleri dün gibi hatırlıyorum bu arada…. Ankara’nın İstinye Parkı olarak şehrin lüks yerleşim bölgesinde açılan ve yürüyen merdiven yerleşimleri nedeniyle zamanında bolca eleştiri alan Panora AVM, bir diğer yeni gelişim bölgesindeki Nata Vega ve adını anmazsak olmaz; Ankara’nın ilki, Karium….  Ve AVM’lerle büyüyen gerek ulusal, gerekse yerel Ankara perakende markaları…. Bir kısmını saydığım o avmlerde yer almak için nasıl çabalar harcadıklarını hatırlıyor mu bugün acaba? Organize perakende sektörünün AVM’lerle büyüdüğünü unutmamalıyız. Bugün Ankara’da halen yeni AVM yatırımlarının devam ediyor olmasının sebebi ise Ankara’nın, örneğin İstanbul’la karşılaştırıldığında, geniş perakende caddeleri ve sahiller gibi alternatif zaman geçirme mekanlarının olmaması veya özellikle kış mevsiminde klimatize edilmiş ortam ihtiyacı olabilir miydi? Acaba gerçek bir ihtiyaca cevap mı veriyordu Ankara AVM’leri? Pop kültürümüze artık yerleşen AVM taşlama ayininden kurtulup bu soruyu sormakta fayda olabilir mi?

Ankara AVM’leri sevmişti! ve kanıtlar da elimizdeydi… Üşenmedin kısa bir çalışma yaptım; Ankara’da bugün sayısı 30’un üzerine çıkan AVM’lerin %65‘inin ‘en uzun 10 yıl’ olarak adlandırdığım dönemde açılmış olması, %15‘inin ise yine bu dönemde majör bir yenilenme ve büyüme geçirmiş olması yazı başlığımızı ciddi anlamda destekliyor. Sadece bir şehirde 10 yılda 24 AVM! Bu aslında her altı ayda bir AVM açılışına denk geliyor aynı zamanda. Karşılaştırma yapmak için değil ama sayının çokluğuna vurgu çekmek için paylaşmak isterim ki, Yunanistan’da toplam yaşayan AVM sayısı 11, Bulgaristan’da ise 18.

Ankara’nın hep istikrarlı bir perakende ekonomisine sahip olduğunu düşündüm. Memur kenti olmasının farkını, ülkenin yaşadığı krizlerde gözlemleme imkanım olmuştu. Örneğin krizlerde İstanbul’da insanlar işsizlik korkusuyla harcamalarını hemen kısarken, devletimiz maaş ödedikçe Ankara’da mağaza harcamaları devam ediyordu…Memur olmak kötü bir şey değildi ama memur zihniyeti kötü olmalıydı.  Bunun örneklerini de sergilemekte cesurdu Ankara; ANKAmall’de ziyaretime gelen Sanayi ve Ticaret Bakanlığı Teknoloji Daire Başkanı’nın kartvizitindeki mail uzantısının   …@hotmail.com’la bitiyor olması kafamda dram dolu gülümsemeler oluşturuyorken, bir konuyu içselleştirmenin sadece bireysel değil, kurumsal bir gerçeklik olması gerekliliğine de inancım artmaktaydı. Ankara’yı Ankara yapan bir diğer özelliği de şüphesiz ki politikacılarıydı. Bakın taa 2006 yılında ANKAmall AVM büyümüş ve açılışını yapan Süleyman Demirel, Beyazıt Öztürk’e zamanın geniş koridorlarında neler söylemiş; “Başbakan Erdoğan’ın oynadığı maçı izlediniz mi?” şeklindeki soruya, “İzledim” demekle yetindi. “Erdoğan’ın performansını nasıl buldunuz?” sorusuna ise Demirel, “Performansını bilmem ama golü attı. Önemli olan neticedir” dedi. Ankara’nın ‘Güniz Sokağı’nı’ meşhur eden rahmetli kurt politikacı az ve öz konuşmayı pek severdi…

Araba sürme kuralları bizden biraz! farklı taksicileri, meşhur tavacıları, bazen devletin soğukluğunu hissedeceğiniz yüzleri, çoğu zamansa ‘düzgün insan’ olmanın çekiciliğine sahip modern kentlileri, pek bilinmez ama harika dönercileri, saat 20:00’den itibaren bir sonraki güne hazırlanmaya başlayan sokaklarının yalnızlığı, kilo ile mangal eti satan Balgat’ı, Gençlerin vazgeçilmezi 7.Caddesi, Ankara’nın özü Kızılay Meydanı, Çukurambar’ın gecekondulardan modernizme ışınlanan hikayesi, İstanbul gecelerinde en beyaz yakalıyı dahi ilerleyen saatlerde pistte kucaklayan ‘Angara’nın bağları’ şarkısı…bolca üniversite öğrencileri ve artık Alışveriş Merkezleri…. En büyük talihsizliği, tıpkı bu yazıda da bolca yaptığımız gibi, İstanbul’la sürekli karşılaştırılmak olan Ankara sayfasını kapatırken bu şehirde birlikte görev yaptığım değerbilir ekibe, Ankara’ya ve temsil ettiği tüm değerlere gönülden bir selam gönderelim..

Ve bu yazımın sonunda başkentimizin mevcudiyet kaynaklarından birinde, İzmir’de, yine bir AVM açılış günündeyiz. Ne demiştik; 10 yılın mottosu biraz da emekti ve emek bazen de gülmek demekti. Nerdeyse sabaha kadar çalışılmış ve iki saatlik uyku sonrası mağazaya gelinmişti. Bir ara WC’ye gitme ihtiyacım oluştu. Yorgunluktan adım atmakta zorlanarak yepyeni WC’lerden birini bulmuş ve deneyimleyecek olmanın heyecanıyla içeri hızlıca girip pisuvar aramaya başlamıştım. Ama bulamıyordum! Hay Allah! farklı olacağız diye pisuvardan da mı vazgeçmişti bu İzmir Agora AVM yeni etabında? Olay, şaşkınlık içinde geçen 30 saniye sonrasında İzmir’e yakışan güzel bir kadınla göz göze geldiğimde anlam kazandı! Yorgun da olsam girişteki cinsiyet sembollerine daha fazla bakmam gerekiyordu anlaşılan…. Alsancak’ta, güzel İzmir’de, buluşmak üzere…