Narin Bir Kadına Aşığım; Adı İstanbul!

Benzetildiği ne çok şey var bu şehrin; bazen Bizans’ın kudretli ve entrikacı imparatoriçesi, kimi zaman Fatih’in gençliği, azmi ve evrenselliği, bazen Kanuni’nin Hürrem’i, bazense Akaretler’den inerken kulağınıza çarpan bir Mustafa Kemal sesi!

Peki ya bir şarap tarif edebilir miydi 2.500 sene yıllanmışlığıyla İstanbul’u? ya da ince belli bir bardaktan yudumlanan demli bir çay mıydı güzelliğinin lezzet tanımı?

Özlemle kahrettiğin binlerce aşığın ahı mı yaratmıştı yaşanmışlığını, yoksa bir Rum kilisesindeki tanrıya yakarış çığlığı mı? Orhan Veli’nin kapalı gözleri mi, Nazım Hikmet’in Gülhane’deki ceviz ağacı mıydı bu güzel kadına anlam yükleyen? Ya da söylesene Yahya Kemal’i sade bir semtine aşık eden neydi?

Ortaköy, Bebek, Yeniköy ve Tarabya’dan boğaza savrulan alev dolu saçların mı yoksa yüzünün öte yanından Kandilli, Beylerbeyi veya Kuzguncuk’tan suya değen kıvrımlarının ahengi miydi bu aşkın nedeni? Çengelköy’deki tarihi fırının sıcak ekmek kokusu muydu tenindeki sıcaklık yoksa tam karşıda Kireçburnu Fırını mı veriyordu sana bu lezzet dolu kokuları…

Arada erguvanlar renk katıyordu yüzüne doğru hızlıca koşan saçlarına, yüzün tıpkı İstanbul Boğazı gibi huzur ve hareket, heyecan ve gizem, yaşanacak ve yaşanmış, şiir ve şarkı, roman ve masaldı… Siyah mavi saçların boğazdan adeta akmıştı muhteşem prens adalarının süslediği ve adı Marmara olan o güzel gerdanına, Sarayburnu kadar gururlu ve güzel çenenin hemen altında…

Derinlikler yansıyordu kocaman martı gözlerinden, bakmaya kıyamadığım. Şefkatle haykırıyordu o gözler, bolluk, bereket ve ve biraz da şehvet. Bir yunus sürüsü az önce geçmiş gibiydi cemalinde bıraktığı izlerden… Kocaman bir gülümseme akıyordu üzerinden, sanki dip akıntısında da derin, çok derin bir hüzün saklıyordu. Belli ki, hisarlar çekmiştin unutulması gereken kederlere. Gülümseyen dudakların sanki az önce geçen gemiye uzuuun bir ıslık çalmıştı, üzerindeki ıslaklıklarla…

İyilik dolu kalbin Ayasofya kadar derinde uyuyor, bir ayağın İstiklal’in kaybolmuşluğunu adımlarken, diğeri Bağdat Caddesinde turluyordu.  Galata’daki balıkçıların sessizliğini dinliyordu kulakların, Belgrad veriyordu nefesi ciğerlerine. Bir kadının topuklu ayakkabılarında tramvay sesleri yankılanabilir miydi? Efkarlıydın aslında, sanki bir Lodos lazımdı sana… Hayat kokan İstanbul sokakları gizlemişti sevdiğini, bir rakı bardağını az önce indirmiş ve bir kahkaha atmıştın kadere, sessizdin ama konuşuyordun tüm narin bedeninle ve yine ürkek ve yine tutkulu gözlerinle …. Ve yedi tepe susmuş seni dinliyordu….

Umut biriktiriyordun göğüs kafesinde tıpkı bu aziz şehrin sarnıçları gibi, Taksimde pay ediyor bu umutları ve şehrin dört bir yanına çeşmelere taşıyordun, kana kana içsin diye yorgun güvercinlere, su yerine. Semanda Mihrimah Sultan’ın adını oluşturan güneş ile ay her gün raks ediyordu, büyük bir gizeme selam gönderircesine… Mimarbaşı Sinan’ın sultana aşkını nakşettiği eserlerin hemen üstünde…Babası Kanuni’den habersizce…

Sadece merhamet değil, şükran da sunan ellerin vardı Eyüpsultan’da göğe yükselen, bir teşekkürdü ruhundan dökülen aslında; kente, tarihine ve yaşayanlarına. Yoksa şehri senin gibi tutkuyla yaşayan bir nasibe gönderilen mesaj mıydı, Haydarpaşa’dan kalkan sarı bacalı vapurun güçlü haykırışı? Yine tam karşıda Balat’ın is kokulu yorulmuş sokaklarına, Vefa sıcacık leblebi kokusuyla cevap yetiştirirken… ve aynı kaderde Üsküdar’dan 500 yıllık payitahta bakan güçlü omuzların, mutluluğu kucaklamak istiyordu adeta, şehrin Dersaadet adındaki ‘mutluluk kapısı’ anlamına referans edercesine…

Işık en çok sana yakışıyordu, bulunca kaçırmıyordun büyülemek için her seferinde. Köprülerle bağladıkların ruhunla aklındı aslında, koynunda besliyordun Anadolu’dan geleni de, Rumeli’yi özleyeni de. Florya’da Akdeniz, Beykoz’da Karadeniz oluyordun her gittiğinde. Galata Kulesinin altında bir sokak kedisi, Beşiktaş’ta bir çarşı, Sarayda Harem, Emirgan’da lale, vapurda simit, Haliç’te tarih, Kız Kulesi’nde asalet kader kutsalsın sen İstanbul. O altın yanaklarından bir tek göz damlası akmasın, aşkım İstanbul!

Leave a comment