Hangi Yöne?

Bir sabah uyandığımızda Mars’tan gelen yüz bin kadar uzaylının Güney Afrika’yı işgal ettiğine şahit olduğumuzda ve dünyayı ele geçirmek istediklerine yönelik bildirilerini BBC’den dinlediğimizde eskisi kadar şaşırmayacağımız kesin! Peki nasıl oldu da sadece birkaç ay öncesine kadar bu tür bir bilim kurguyu ütopik görüyorken şimdi ‘olağan’ karşılamaya başladık? Nasıl oldu da teknolojinin tüm sorunların tek çözümü olarak sunulduğu güven atmosferinde yaşarken, yapamayacağımız, başaramayacağımız iş yok derken, çok küçük bir madde tüm dünyayı birkaç hafta içinde ilkelleştirdi. Tıpkı ilkel zamanlardaki tehlike algısında yaptığımız gibi korkudan mağaralarımıza kapandık

Peki ya iş dünyası? 09:00-18:00 haftalık minimum 45 saat, pazartesi sendromları, free fridayler, happy hourlar, trafik yüzünden geç kalınmış toplantılar, yetişmesi gereken sunumlar, ulaşılması gereken hedefler, performans takipleri, feedbackler, okunmamış bilmem kaç adet e-mail, yöneticinin beklediği ‘o acil içerikli’ raporlar, beklenen tahsilatlar, yapılması gereken ödemeler, kutlanması (veya katlanılması) gereken yapay doğum günü partileri, kırk beş dakika planlanıp iki buçuk saat süren toplantılar, müşteri memnuniyeti için bitmek tükenmek bilmeyen güler yüz maskeleri, stres, kişisel kaprisler ve daha nice modern prangalar……. bir haftada bitti. Tekrar aynı yoğunluğa ne kadar süre sonra gelinir ya da gelinebilir mi kocaman bir soru işareti olarak kafalarımız içinde büyüyor. İçinde süratle yol aldığımız tren çok sert bir duvara çarptı sanki. Ve biz öne doğru savrulmaktayız halen…

Belli ki içi doldurulmamış bir gelişmişlikti yaşadıklarımız. Belli ki kocaman bir yanılsamanın oyuncularıydık sadece. Görünenle aslında ‘olan’ arasındaki farkı görmek için bir fırsat olabilir mi bu yaşadıklarımız?

Hayatım boyunca matematiğin yaşamın tek gerçeği olamayacağını savundum. İki artı ikinin dört etmesi kadar o dördün anlamını da sorgulamamız gerektiğini ısrarla savundum. Maddiyatın maneviyatla beslenmedikçe anlamsızlaşacağını düşündüm. Aklın kalp tarafından desteklenmediğinde sonuçların mutsuzluğun garantisi olduğuna inandım. Hedeflerini gerçekleştirmek uğruna kişileri ve o kişilerin derinliklerini görmeyen, iş hayatının sadece sayılardan ve yüzdelerden oluştuğunu düşünen kişilerden olmamaya yoğun çaba harcadım. Bu yüzden büyük hayal kırıklıklarına uğradığım zamanlar da oldu, ancak zekasal yetkinliğin duygusal yetkinlikle harmanlanmadığında donuk, içi boş ve manasını bulamamış sonuçlara ulaşıldığına çok daha fazla şahit oldum. Demek istediğim odur ki, insanı ve iş hayatı özelinde ‘çalışanı’ içinde yaşadığı duygusal, toplumsal ve psikoljik bağlamdan kopartarak sadece rasyonel içerikte yönetmeye çalışmak, olgulara sadece pozitif bilim ışığıyla yaklaşmak insanlığımızdan uzaklaştırdı bizi. Biz insanlıktan uzaklaştıkça, dünyamıza, çevreye, diğer canlılara, başkalarının haklarına cephelendik, özümüzden, dünyadaki amacımızdan ve mutluluktan uzaklaştık. Kişisel mutluluğu onurlandırmayı, insanlığın en erdemli değerlerini selamlamayı, öze dokunmayı unuttuk. Çalışanı duygularından arınmış bir robot olarak görmenin başarıyı garantileyeceğini düşündük. Yani başarının mutluluğu getireceğini varsaydık, yoksa tam tersi miydi aslında kullanmamız gereken formül? Mutluluk başarıyı getiriyor olabilir miydi? İş dünyasının cevaplanması gereken çok soru olduğuna inanıyorum. Bu sorular cevapsız kaldıkça sorular sorun olarak kalmaya maalesef devam edecek.

Şimdi tarihte yine yeniden bir yol ayrımına geldik. Önümüzdeki yol ikiye ayrılıyor. Birinde geçmişin geleceğe yansıması gibi duran düz bir hat var. Diğerinde ise küçük bir virajla ana yoldan sapma var. Bu tali yollar genelde keşfi daha zor olan ama doğayı daha fazla hissedeceğimiz, yolculuktan daha fazla keyif ve anlamlar bulacağımız alternatifler sunar. Şimdi soru şu; zor ve anlamlı olanı mı seçeceğiz, yoksa tekdüze konfor alanımızda yaşadıklarımızdan ders almadan hızla yeni sonra başka yeni hedeflere doğru yol almaya devam mı edeceğiz?

Leave a comment